11 Eylül Ve Sonuçları: Dünya Nereye Gidiyor?

-
Aa
+
a
a
a

Hindistan, Chennai (Madras), Müzik Akademisi’nde 10 Kasım 2001'de düzenlenen konferans, 22 temsilci örgütün desteğiyle, Frontline dergisi ve Medya Gelişimi Derneği tarafından organize edilmişti. Noam Chomsky'nin konuşması, aşağıdaki gibi:

(Kalabalık konferans salonundaki kürsüde yerini alan Noam Chomsky, kendisini alkışlamakta olan dinleyicileri, üzerine geçirmiş olduğu Güney Hindistan tarzı geleneksel uzun şalıyla selamlar.)

Bu kıyafet insanın üzerinde nasıl durabiliyor? Bir dakika, sonra zaten kendiliğinden düşecek, en iyisi ben çıkarayım (dinleyicilerin kahkahaları). Teşekkürler.

Birkaç yıl önce, çağdaş biyolojinin en önemli kişiliklerinden Harvard’lı Ernst Mayr, dünya dışı zekayla ilgili bir araştırma yayımladı. Mayr’ın çıkardığı sonuca göre başarı olasılığı neredeyse sıfırdı. Mayr’ın düşüncesi, üstün zeka diye de adlandırılan insana özel entelektüel yapının uyarlanabilen değeriyle ilişkilidir. Mayr, dünya üzerinde yaşamın başlangıcından beri varolmuş yaklaşık 50 milyar canlı türünden sadece bir tanesinin medeniyet kurabilecek düzeyde bir zekaya erişebilmiş olduğunun altını çizmektedir. Ve bu gelişim yakın bir tarih sayılabilecek, bundan yüz bin yıl kadar önce bizim de mirasçıları olduğumuz küçük bir topluluk vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Mayr, bu tarz bir entelektüel yapının doğal seleksiyon kuralı tarafından oluşturulmadığını belirterek dünya üzerindeki yaşamın “zeki olmak akılsız olmaktan daha iyidir” iddiasını yalanladığını ifade etmektedir. Böcekler ve bakterilerde büyük oranda başarı gösteren bu biyolojik kural, evrim sürecinin daha üst basamaklarındaki karmaşık organizmalar söz konusu olduğunda aynı başarıyı sergileyememektedir. Aynı zamanda oldukça karamsar görülebilecek bir saptama da yaparak, bir canlı türünün ortalama varoluş süresinin yaklaşık yüz bin yıl olduğunu belirtmektedir.

Şu sıralar, insanoğlunun diğer yaratıklardan daha üstün bir zekaya sahip olmasının kendisi için ne kadar hayırlı olup olmadığı sorusuna yanıt olabilecek bir döneme girmekteyiz. En ümit verici ihtimal ise bu sorunun yanıtlanmayacak olmasıdır. Eğer bu soruya net bir cevap vermek gerekirse, bu cevap sadece ve sadece, insanların kendilerine tahsis edilmiş yüz bin yılı birbirlerini yok etmeye harcamış olan ve hâlâ bundan da fazlasını yapmaya çabalayan, bir tür biyolojik hata olduklarıdır. Bu biyolojik tür tarih boyunca birbirini yok etme kapasitesini arttırmıştır. Dünya dışı bir gözlemci, tabi eğer böyle bir gözlemci var olsaydı, insanların tarihleri boyunca dramatik bir şekilde bu kapasitelerini, onları besleyen doğaya, doğada barınan karmaşık organizmaların çeşitliliğine ve aynı zamanda da birbirlerine karşı gerçekleştirdikleri soğukkanlı vahşi saldırılarla ispatladıkları sonucuna varabilirdi.

11 Eylül ve getirmiş olduğu sonuçlar konumuz açısından yerinde bir örnek teşkil etmektedir. 11 Eylül’ün şok edici vahşetine büyük ölçüde tarihsel bir olay olarak bakılması, benim kanaatimce de doğru bir yaklaşım tarzıdır. Fakat öncelikle bunun neden doğru olduğu konusunda düşünmeliyiz. Bu cinayetler belki de savaş dışında gerçekleşen, kayıtlara geçmiş en büyük çaplı âni insan katliamı olarak değerlendirilebilir. Fakat buradaki “âni” sözcüğünün taşıdığı anlam gözden kaçırılmamalıdır. 11 Eylül vahşeti, gerçekten de talihsiz bir olay olmasına karşın savaş dışı şiddet açısından görülmedik ve alışılmadık bir deneyim olmaktan da uzaktır. 11 Eylül olayı, bu konuya dair sayısız örnekten yalnızca biridir.

Her ne kadar Afganistan’da yaşanmakta olan felaketin boyutunu sadece tahmin edebiliyor olsak da bir sonraki adımın ne olacağı konusunda tahminler yürütmekten daha fazlasını yaparak politik kararların temelini oluşturan tasarılarla ilgili akıl yürütebiliriz. Buradan da dünyanın nereye gitmekte olduğuna dair ipuçları edinebiliriz. Yanıt, ne yazık ki, her ne kadar bazı değişmeler olsa da, daha önce birçok kez üzerinden geçilmiş yolların hâlâ izlenmekte olduğudur. 11 Eylül vahşeti gerçekten de tarihi açıdan bir dönüm noktasıdır; fakat felaketin boyutları yüzünden değil, daha çok seçilen hedef açısından.

ABD’yi düşündüğümüzde, ulus toprakları 1814’te İngilizlerin Washington’u harap etmelerinden beri ilk defa bu kadar büyük çaplı bir saldırıya veya tehdide maruz kaldı. Bu iki yüzyılda olup bitenleri yeniden incelemeye gerek olmadığını düşünüyorum. Kurban sayısı gerçekten de inanılmaz. Ve şimdi ilk defa, silahlar tam olarak karşı yönü işaret ediyorlar ve bence dramatik olan değişim de işte budur.

Yukarıdaki tahliller belki biraz daha dramatik olarak Avrupa için de geçerlidir. Avrupa, vahşi yıkımlardan çok zarar görmüştür fakat burada söz konusu edilen yıkımlarda Avrupalıların birbirlerini katlettikleri görülür. Avrupalılar, dünyadaki birçok yeri pek de nazik olmayan bir biçimde fethetmişlerdir. Aynı zamanda Avrupalılar birkaç istisna dışında daha önce yabancı kurbanlarının saldırısına maruz kalmamışlardı, bu yüzden onların 11 Eylül terörist cinayetleri karşısında tamamen şok olmaları pek de şaşırtıcı değildir. Ve 11 Eylül gerçekten de dünyanın gidişatında dramatik bir değişim yarattığı halde getirdiği sonuçlar itibarıyla köklü bir değişim getirememekte ve bundan dolayı da birkaç üstünkörü uyarıyla geçiştirilmektedir.

Tüm bu olanlar endişe ve dikkatle düşünüldüğünde akla bazı sorular gelmektedir, tabii eğer hâlâ uzakta bizi bekleyen trajediler hakkında birşeyler yapabilmeyi umuyorsak. Ve yakınlarda bir yerlerde, gölgelerin içine gizlenip pusuya yatmış olan soru ise benim biraz önce irdelediğim sorudur. Acaba insanoğlu denen canlı türü sahip olduğu yüksek zekanın sadece grotesk bir biyolojik hata olduğunu mu kanıtlamak üzeredir?

Bu soruların bazıları şu an yaşanan olaylarla ilgiliyken, bazıları ise daha kalıcı ve temel sonuçlara işaret etmektedir. Akla gelen soruların bazıları şunlardır: Herşeyden önce ve eleştirel bakımdan son derece önemli olan soru, hepimizin gözleri önünde neler olup bittiğidir. Daha genel olan ikinci soru ise, terörizme karşı verilen bu yeni savaşın neyi ifade ettiğidir. Üçüncü olarak ise şu anda mevcut eğilimlerin neler olduğu sorulabilir.

En azından değinmek istediğim birkaç nokta var. Bunlardan biri, kitle imha araçlarındaki hızlı artış; ikincisi, insan yaşamını besleyen doğal çevreye karşı yönelen tehditler; üçüncüsü ise uluslararası toplumun, belli başlı kamu ve özel güç merkezleri tarafından şekillendirilmesi ki buna aldatıcı bir şekilde “küreselleşme” adı verilmekte. Benim düşünceme göre; mevcut kurumsal ve ideolojik yapılar içerisinde doğal ve hatta mantıklı olarak görünen meşum eğilimlerin kapsamının ne olduğunun ciddi bir biçimde sorgulanmalıdır. İşte tüm bunların en tehlikelisi bu kapsamın ne olduğu yani nereye kadar gidebileceğidir.

Öncelikle birinci ve en güncel soru ile başlayalım: Gözlerimizin önünde neler oluyor ve biz tüm bu olup bitenlerden, en güçlü kesimlerin liderliğinde dünyanın nereye doğru gittiğini çıkarabiliyor muyuz?

11 Eylül’den önce bile, Afganistan’daki nüfusun büyük bir çoğunluğu hayatta kalabilmek için uluslararası gıda yardımına ihtiyaç duymaktaydı. Bilirkişi konumundaki Birleşmiş Milletler ve diğerleri tarafından yapılan tahmin ciddi anlamda rakipsizdir. 11 Eylül’den beri risk altındaki insan sayısının, bombalanma tehlikesi ve gerçekleşen saldırının direkt sonucu olarak, yaklaşık iki buçuk milyon kişi, yani % 50 kadar artarak yedi buçuk milyon dolayına ulaştığı tahmin edilmekte. Ümitsizce ihtiyaç duyulan gıdanın dağıtılmasına müsaade edilmesi amacıyla bombalamanın durdurulması isteği ABD tarafından yorumsuz olarak reddedildi ki bu istek yüksek B.M. memurlarından, hayır kurumları ve bunun gibi kuruluşlardan gelmişti.

BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), bombalamadan önce, eğer askeri harekat başlatılırsa yedi milyondan fazla insanın açlık tehlikesiyle yüz yüze kalacağını belirterek kamuoyunu uyarmıştı. Bombalama başladıktan sonra ise kısa dönemde yaşanan insani felaketin boyutunun çok ciddi olduğu belirtilmekte ve ayrıca bombalamanın ülkedeki tahıl ekim faaliyetlerinin % 80’ini aksattığı göz önünde tutularak önümüzdeki sene açısından sonuçların çok daha ağır olacağına dikkat çekilmektedir.

Bizse bu sonuçların ne olacağını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Açlık, insanları aniden öldüren bir durum değildir. İnsanlar yaprak ve ağaç köklerini yiyerek bir süre daha yaşamaya devam ederler. Açlığın etkileri bugünden itibaren bir ya da iki yıl içinde, kötü beslenmiş annelerden doğacak çocukların ölümü ve bunun gibi birçok talihsiz sonuçla kendini gösterebilir. Ayrıca da hiç kimse bu sonuçlara bakmayacaktır çünkü Batı bu tip şeylerle ilgilenmez ve diğerleri ise yeterli kaynaklara sahip değildir. Bununla ilgili birçok örnek verilebilir. Mesela Ağustos 1998’de Clinton Sudan’ı bombaladığında ülkenin eczacılıkla ilgili malzemelerinin yarısı ve bu malzemelerin üretimini yapan fabrika yok edilmişti. Bunun yarattığı sonuçlar bilinmemekte. Ölü sayısının tahmini için girişilen birkaç teşebbüs sonucunda ortaya çıkan rakam on bin kişi civarında ki bu rakamlar Sudan’daki Alman Büyükelçiliği’nden ve birkaç bağımsız araştırmacı tarafından temin edilmiştir. Gerçekten hiç kimse olaya gerektiği kadar dikkatli bakıp bir inceleme yapmadı çünkü olup biteni kimsenin umursadığı yoktu! Zaten bu, onlar için pek de önemli bir olay değildi. Nihayetinde birkaç bombanın fakir bir Afrika ülkesinde yüz bin kadar kişinin ölümüne sebebiyet vermesi son derece olağandı. Yukarıda bahsedilen, her ne kadar daha geniş ölçekli olsa dahi, şu anda yaşanılan gerçekliği gözler önüne sermek açısından karşılaştırılabilir bir örnek teşkil etmektedir. Sonuçların ne olacağını bilmiyoruz ve büyük bir ihtimalle de hiçbir zaman detaylı olarak bilemeyeceğiz. Fakat bildiğimiz tek şey, tüm bunların Batı’nın planlarını yaparken arkasını dayadığı beklentiler olduğudur. Sadece modern tarih hakkında hiçbir şey bilmeyen kişiler olayın gidişatı veya aydın kesim tarafından bulunan mazeretler karşısında şaşırabilir. Bunlar zaman kıtlığı dolayısıyla isteksiz bir biçimde bir kenara koyduğum önemli başlıklar.

Sadistçe yapılan zulümlerin ve kendine hayranlık derecesine varan dalkavukluğun bileşiminin yakalanıp esir edildiğini söyleyebilirim. Bir örnek vermek gerekirse, bu durum Başkan’ın tabiriyle Filipinleri “Hıristiyanlaştırma ve yüceltme” adına yaklaşık yüz yıl önce gerçekleştirilen soylu kampanya süresince Amerikan basını tarafından yeterince mahkum edilmişti. “Kara derilileri” öldüren eski Hint savaşçılar tarafından gerçekleştirilen korkunç savaş suçlarıyla beraber yaklaşık yarım milyon Filipinliyi son birkaç yılda katlederek “yüceltme” işleminde gerçekten başarılı oldular. Bu olay, sonuç olarak evde bazı huzur bozucu seslerin yükselmesine sebep olduğunda basın, oluşan bu huzursuzluğu, günahın ve kötülüğün üstesinden gelebilmek için sabır gerektiği, bunun uzun sürecek bir savaş olduğu gibi telkinlerle gidermeye çalıştı. Bu açıklamalara göre, İngiliz tarzına uygun olarak yapılması gereken şey, yerlilerin yani onlara direnen yolunu şaşırmış bu yaratıkların ordulara hürmet edene kadar katledilmeleriydi. Onlar da nasılsa bir gün, amaçlananın sadece onların özgürlüğü ve mutluluğu olduğunu anlayacaklardı. Aynen Afganistan’da ve yüzlerce yıldan beri birçok diğer ülkede yapıldığı gibi.

Pekala, bu kısa anlatımla birlikte bu korku verici çıkarımı şimdilik bir kenara bırakıp ikinci soruya dönmeme izin verin. Terörizme karşı verilen bu yeni savaş nedir? Uygar dünyanın amacı, yüksek mevkiilerdeki insanların sözleriyle çok açık ve net bir biçimde ilan edilmiştir: “Biz terörizmin şeytanî musibetini yani baştan çıkarılmış, ahlâkı bozuk medeniyet düşmanları tarafından yayılan ve modern çağda barbarlığa geri dönüşü simgeleyen bu belayı kökünden söküp sonsuza dek yok etmeliyiz.” Kesinlikle soylu bir girişim!

Bu girişim doğru bir perspektifle incelendiğinde, “Haçlı Seferleri” tabirinin bu aralar söylenenlerin aksine yeni bir deyim olmadığı görülür. Gerçekten de, bu kelimelerin yirmi yıl önce ABD Başkanı Ronald Reagan ve kısa bir süre sonra da Devlet Bakanı George Schultz tarafından, ABD’nin dış politikasının özünün terörizme karşı savaş olması gerektiği ilan edilirken kullanıldığı görülmektedir. Onlar ABD’deki Dünya Mahkemesi tarafından uluslararası terör mânâsına gelen “kanunsuz güç kullanımı”sebebiyle mahkum edilseler bile benzeri görülmemiş ölçekteki şiddet ve uluslararası terör kampanyaları düzenleyerek bu belaya karşılık vermekten çekinmediler. Bu olayı, BM Güvenlik Konseyi’nin tüm devletlere uluslararası yasalara uyma çağrısının ABD tarafından veto edilmesi izledi. Ve bu yasa benzer başarılı BM Genel Meclis kararlarına karşın bir veya iki ilgili devletle birlikte oylandı.

Bu nedenle, “Terörizme Karşı Yürütülen Yeni Savaş” gerçekte, devletlere yapılan uluslararası yasalara uyma çağrısını veto etmiş olan ve Uluslararası Güvenlik Mahkemesi tarafından uluslararası terör suçundan mahkum edilmiş bir ülke tarafından yönetilmektedir.

Bu şekilde, Dünya Mahkemesi’nin uluslararası terörizm suçlarına bir son vererek tazminat ödeme çağrısı da uygunsuz bir biçimde reddedildi. The New York Times kamuoyuna Mahkeme’nin düşmanca bir tavır sergilediğini duyurdu. Biz de bu yüzden konuyu fazlaca dikkate değer bulmadık. Washington, derhal ekonomi ve terör savaşlarını artırarak Mahkeme kararına tepkisini gösterdi. Aynı zamanda paralı ordunun Honduras’tan “yumuşak hedefleri” vurması için resmî emirler verildi. Bu resmî emirler, yumuşak hedeflerin yani sağlık klinikleri, tarım kooperatifleri gibi savunmasız sivil hedeflerin vurulması yönündeydi. Bu durumda, ordunun yapmış olduğu gibi çarpışmadan kaçınmak için tüm Birleşik Devletler hava kontrolüne ve yabancı bölgelerden saldırılarını gerçekleştiren terörist güçlere sağlanan gelişmiş haberleşme ağına teşekkür edilmelidir.

Bu emirlerin üzerinde çok az tartışıldı ve sorgulanmadan, belli kriterlere cevap verdiği sürece meşru olarak kabul edildi. Bundan dolayı ünlü bir siyaset analizi uzmanı olan ve aynı zamanda önemli tartışmalarda solun sözcüsü olarak görülen Michael Kinsley’in The Wall Street Journal’daki yazısı yumuşak hedeflere yönelen saldırılar için Devlet Bakanlığı’nın öne sürdüğü mazeretleri basit bir biçimde reddetmenin doğru olmayacağı yönünde. Kinsley’e göre “hassas bir politika” her zaman kâr-zarar analizi yaparak hareket etmeli. Bu ise dökülen kanların ve çekilen sefaletin analizi demek, ki bu da aynı zamanda demokrasiyi baltalayıcı bir özellik taşımakta.

“Demokrasi”, ne olduğuna Batılı elitlerin karar verdiği bir kavramdır. Ve bu yorum bir zamanlar gayet açık bir biçimde örneklenmişti. Batılı elitlerin kendi eğilimlerine uygun analizler yapma ve testlerini geçen (yani kendi görüşlerine uyan) projeleri onaylama haklarına sahip olabilmeleri hiç sorgulanmadan kabul görmektedir.

Testi geçen kazanır. Nikaragua, sonunda süpergücün saldırısı karşısında dayanamayıp yenik düştüğünde, eleştirmenler ekonominin altüst edilip zaten tükenmiş durumdaki istenmeyen yerli hükümetin kendi kendine devrilmesini bekleme stratejisinden övgüyle bahsettiler. Çünkü kurbanlarını; yıkılmış köprüler, sabote edilmiş elektrik santralleri, harap olmuş tarlalar ve sayısı pek de telaffuz edilmeyen on binlerce ölüyle başbaşa bırakmak zafere giden yolda katlanılması gereken en düşük maliyet olarak gözükmekteydi. Ve nitekim ABD adayı, Nikaragua halkının daha da fakirleşmesi pahasına başarılı sonuca ulaşmıştı. Bu Time Magazine’ in bir yorumuydu ancak aynı zamanda da oldukça benimsenen bir görüştü. Bu sonuca göre biz, The New York Times’ın beyan ettiği gibi “Birleşmiş Keyif” durumunda yani sonucun memnuniyeti açısından birleşmiş durumdaydık. Times’ın manşeti ise “ABD’nin Haklı Zaferi”nin gururunu yansıtmaktaydı.

Şu anda tekrar bu “birleşmiş keyif” durumunda gözükmekteyiz. Sadece birkaç gün önce yani 6 Kasım’da, Washington’un, Nikaragua halkının sorumluluklarının farkına varmaması durumunda oluşacak sonuçlarla ilgili uyarılarından sonra Amerikan adayı Nikaragua’daki seçimleri kazandı. Bir başka ulusal gazete olan The Washington Post zaferi büyük bir coşkuyla duyurdu. Amerikan adayı seçim kampanyasında insanlara daha çok Sandinista bölgesinde yaşanan ekonomik ve askeri zorlukları hatırlatma ve Amerika’nın verdiği savaşı, ülkeyi boğan ekonomik durumu insanlara gösterme üzerine odaklanmıştı.

Bir yandan, George Bush televizyon ekranından bize gözlerini dikmiş bakarken uymamız gereken “tek evrensel yasa”nın, terör ve cinayetin her çeşidini lanetlenmesi olduğunu ilan etmekte. Tabii ki, belgelerin gazetesi The New York Times’ın da belirttiği gibi, bu düzenin temsilcileri olarak terör ve cinayetin, aziz bir şevk ve gayret içerisinde, dış politikamızı soylu bir görünüşe büründürdüğü durumların dışında.

Bu durum özellikle yeni bir olay olarak görülmemektedir. Yüzyıllar öncesine gidildiğinde de hakim güçler arasında bu tip örnekler bulunabilir.

Halkın batılı tavrı, yeni BM Büyükelçisi John Negroponte’nin günümüz “Terörizm’e Karşı Yeni Savaş”ına başkanlık etmesi amacıyla tayini karşısında büyük bir açıklıkla tepki göstererek kendini belli etmiştir. Negroponte’nin sicili, hükümetinin Dünya Mahkemesi ve Güvenlik Konseyi tarafından mahkum edildiği uluslararası terörist savaşın yerel denetçiliğini yaptığı Honduras’ta 1980’lerde bulunduğu Konsolos Yardımcılığı görevini de içermektedir –söz meclisten dışarı tabii ki güçlülerin yasasına göre yönetilen bir dünyada. Buna karşılık ne ABD ne de Avrupa’da pek de olası bir tepki mevcut değildir. Negroponte’nin suçlanan bir diğer meslektaşı, Donald Rumsfeld de çok kısa bir süre önce buradaydı. “Terörü Ezdik” başlığıyla terörü nasıl yendiğimizi birkaç saat boyunca anlattı. Bu başlık aynı zamanda birkaç gün önce ulusal basındaki coşkulu bir başmakalenin de başlığıydı. Sanırım Jonathan Swift bile tüm bunlar karşısında söyleyecek bir söz bulamazdı.

(dinleyicilerin kahkahaları)

Biraz önce Nikaragua olayından, uluslararası terör konusundaki en uç örneği temsil ettiği için bahsetmedim. Aksine, bu olayın en yüksek ulusal otoritelerin vermiş oldukları hükümleri tartışmasız bir biçimde ortaya çıkarması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Tartışmasız olan şey, bu insanların, insan hakları ve uluslararası yasalarla bağlantılarının asgari düzeyde oluşudur. Bu kategorinin büyüklüğü 11 Eylül’den beri bu temel meselelerin ne kadar sıklıkla ele alınmış olduğuna bakılarak da tahmin edilebilir.(Bu konuda çok kapsamlı bir araştırma yaparak boşuna canınızı sıkmanıza gerek yok çünkü bulacağınız sonuç neredeyse sıfır olacak.) Ve sadece bu araştırmadan bile bu olayın arkasında neler yattığı konusunda korkunç sonuçlar çıkartabilirsiniz.

Reagan yıllarında, terörizmle ilk savaş sırasında, Orta Amerika’da ABD tarafından desteklenen eyalet terörizmi, arkasında yüzbinlerce işkence görerek ölen insan, harap olmuş dört eyaletle birlikte milyonlarca sakat ve yetim bırakmıştı. Yine aynı yıllarda, yani Reagan döneminde, Batı destekli Güney Afrika’nın yaptığı yağmalamalar sonucunda yaklaşık bir buçuk milyon kişi ölmüş, Amerika, İngiltere ve diğerleri tarafından desteklenmiş olan kitlesel uluslararası terör sonucunda komşu ülkelerde altmış milyar dolar zarar meydana gelmiştir. Ayrıca Batı ve Güney Asya, Güney Amerika ve daha fazlası hakkında da konuşmaya gerek duymuyorum.

Terörizmi sıkça yapıldığı gibi, güçsüz olanın elindeki silah olarak tanımlamak ciddi bir analiz hatasıdır. Mesele basit olarak bu şekilde tabir edilemez.

Terörizm hakkında söylenecek daha bir hayli söz var –zayıfın güçlüye karşı terörizmi ve pek ağıza alınmayan fakat daha uç olan güçlünün zayıfa karşı terörizmi. Bu iki tipin de yarattığı ciddi tehditlere pek de şüpheli gözle bakılmıyor. Bu tehditler politikaların uygulandıkları çerçevede meşru kabul edilmeleriyle daha da artıyor. Ve bunun için bir sebep de mevcut. Özellikle bu meselelerin tarihini araştırmış büyük bir tarihçi olan Charles Tilly, geçtiğimiz binyılda Avrupa devletlerinin hakim faaliyetlerinin savaş olduğunu gözlemlemiştir. Ve iyi bir sebep uğruna: “Trajik olan temel hakikat gayet basit: bu durumda baskı ve zorlamanın yasası işler; buna göre hemcinsleri üzerinde önemli bir baskı uygulayanlar bunun karşılığında itaat elde ederler ve bu itaatin çeşitli getirileri olan para, mal, hürmet ve daha az güçlü olanlardan esirgenen hazlara sahip olurlar.” Bu, anlamı entelektüel ilimin yüksekliklerine hâlâ nüfuz edememiş olsa bile dünyadaki çoğu insan tarafından bilinen bir gerçektir.

Pekala, şimdi üçüncü bölümdeki sorularımıza geri dönelim yani, pek de göz önünde olmayan ve esaslı bir değişikliğe uğramayan uzun dönem eğilimlerine. 11 Eylül’den sonra devlet ve özel güçler, halkın korku ve keder gibi duygularının su yüzüne çıkmasıyla açığa çıkan fırsat kapılarını sömürmeye başladılar. Doğal olarak bu fırsatı, başka bir zamanda dirençle karşılanacak sert ve gerici önlemler sayesinde kullanabildiler. Sınıf savaşında bir taraf her zaman kendi yolunu merhametsizce şiddet kullanma üzerine çizer. Böylece vatanseverlik kisvesi altında baskı uygulanıp zorla itaat ettirilen kurbanlar yaratılır. Bu konuda alınan önlemler geniş bir alana yayılmıştır. Bense sadece birkaçı üzerinde duracağım.

Bunların en önemlisi insan yaşamı için büyük tehdit oluşturan politikaların günümüzde yükselişe geçmeleri yani, kitle imha silahlarının geliştirilmesidir. Nükleer silahlar güçlü ülkeler için vazgeçilmezdir. En yüksek askeri otorite olan ABD Strateji Komutanlığı, nükleer silahları askeri teçhizatın esası olarak tanımlıyor: “Çünkü kimyasal ve biyolojik silahlardan farklı olarak nükleer patlamanın yarattığı etki anidir ve her ne kadar bu etkiyi azaltabilecek etkenler olsa da bunlar çok sınırlı kalmaktadır. Ayrıca, nükleer silahlar yaşanan kriz veya çatışmalarda önemli bir belirleyici kriter olmaktadırlar.” Bu çalışma, plan yapanların kendilerini hiçbir zaman tamamen mantıklı ve soğukkanlı olarak tasvir etmemelerini örgütlemekte. “ABD önemli hayati çıkarları zedelendiğinde mantık dışı ve kinci bir biçimde hareket edebilir” önermesi, oluşturulan ulusal kimliğin bir parçası olmalıdır. Bu, bazı unsurların potansiyel olarak kontrolden çıkması durumunda stratejik açıdan yararlı görünmektedir.

ABD, üst düzey planlama dokümanlarını inceleme izni bakımından nadir, hatta bana göre tek ülke. Bahsetmekte olduğum önemli çalışma, bir Clinton dönemi belgesi olan “Soğuk Savaş Sonrası Yıldırma Öğeleri”dir. Bu doküman, yıllar boyunca muhalif yazını okuyanlar dışında kimsenin pek bilmediği, dikkatsizce kenara atılmış bir belge olarak kaldı. Bununla birlikte diğer ülkelerin istihbarat servislerinin bu belgeyi okuyup olası sonuçları çıkarabildiklerini farzediyorum.

Geleceği düşündüğümüzde, küçük nükleer silahların bir ülkeden diğerine kaçakçılık yoluyla kolaylıkla transfer edilebileceği gerçeğiyle de yüzleşmemiz gerekiyor. Yaklaşık 7 kg’lık bir plutonyum bombasının bir bavul içine saklanarak kolaylıkla sınırdan geçirilebileceği unutulmamalı. Son yapılan teknik bir araştırmanın sonuçlarına göre kitle imha silahlarını ABD’ye sokma amacını güden iyi planlanmış bir operasyonun başarıya ulaşabilme şansı yaklaşık %90 civarında ki bu oran ulusal füze savunmasının olmaması durumunda ICBM(Kıtalararası Balistik Füze) dağıtımından bile daha yüksek bir oran olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sadece ABD için geçerli olmayan bu tehlikeler, üst-düzey ABD Enerji Şubesi geçici işbirliği tarafından da belirtildiği üzere en yakın tehdit tarafından çoğaltılmaktadır, yani burada “Sovyetler Birliği’nin elindeki kötü kontrol edilip, kötü şartlarda saklanan kırk bin nükleer silah”tan bahsedilmektedir. Yeni Bush yönetiminin ilk işlerinden biri, Rusya’yı bu silahlara karşı korunma, silahsızlandırma ve nükleer araştırmalar yapan bilim adamlarına başka alanlarda istihdam yaratma konusunda destekleyen küçük çaplı bir programdan vazgeçilmesi oldu. Bu karar, yeteneklerini kullanmaktan başka çareleri kalmayan, nükleer araştırmaları yürüten bilim adamları tarafından da kabul görünce “kaybedilen nükleer güç” olarak adlandırılan kaza ve sızıntı gibi riskler artmış oldu.

Balistik füze savunması için şu anda geçerli olan planların, uzaktaki tehditleri daha da çoğaltacağı tahmin edilmekte. Amerikan istihbaratı bu konuda yapılacak yayılmacı bir girişimin, Çin hükümetini yeni nükleer başlıklı füzeler geliştirip yaygınlaştırmaya iteceğini belirtmektedir. Aynı zamanda nükleer silah ve mühimmat sayısının, çeşitli savaş başlıkları da hesaba katılırsa on kat artacağı, Hindistan ve Pakistan’ın bu duruma kendi yapımları olan nükleer silahlarla karşılık verecekleri ve bu durumun Ortadoğu’da benzer bir dalgalanmaya yol açacağı öngörülmektedir. Aynı nitelikteki analizler, istihbarat analizleri ve diğerleri Rusya’nın buna vereceği tek mantıklı cevabın mevcut Rus nükleer gücünün elde tutulup daha da güçlendirilmesi olacağı sonucuna varmaktadırlar.

Bu sene 1 Eylül’de Bush hükümeti, Çin’in nükleer silahlanma amacıyla küçük bir donanma kurma planlarına bir itirazları olmadığını ilan etmişlerdi ki bu, Çin’in planlanan temel silahsızlanma antlaşmalarını kabul etmesini sağlama umudundaki resmi politikadan keskin bir dönüşü temsil etmekteydi. Ayrıca Çin’in nükleer testlere yeniden başlaması da sessizce onaylandı. Bu açıklamayla aynı gün, ulusal basın Bush hükümetinin Çin’in nükleer başlıklı silah yapımında kullanılacak füze parçalarını ve nükleer teknolojiyi Pakistan’a transferini izin vermesini engelleme amacıyla bazı yaptırımların uygulanacağını belirtmişti. Bu açıklamaların hepsi The New York Times’tan aktarılmıştır. Fazlaca yoruma gerek kalmadan tüm bunların anlamının kavranabileceği açıktır.

Silahlanma yarışının uzaya kadar yayılması yaklaşık birkaç yıldan beri esaslı programlardan biri olarak görülmektedir. “Silahlanma yarışı” ise bu süreç için kullanılan aldatıcı bir terimdir. Her ne kadar bazı ülkeler karşılıklı yıkım yarışına katılmak için istekli görünseler de, ABD en azından şimdilik bu yarışta yalnız kalmış gibi görünüyor. Doğru veya yanlış; bu, Hindistan’ın durumunun Amerika’da nasıl yorumlandığını bize göstermektedir. Bu durum, savaş yanlısı ve aşırı milliyetçi Amerikan strateji analistleri tarafından büyük alkış almaktadır. Birkaç ay önce Dışişleri Bakanı’nın ABD’yi ziyaretinden sonra Lawrence Kaplan, liberal New Republic gazetesinde, Başkan Bush’un bu programları yayma amacındaki planlarını açıklamasıyla altı saat boyunca buna desteğini ilan eden Hindistan dışındaki tüm ülkelerin, bu planın yeni bir silahlanma yarışına yol açabileceğinden yakındıklarını yazmıştı. Bu sırada, Dışişleri Bakanı Jaswant Singh, Delhi ve Washington’un tüm dünyayı kapsayacak yeni güvenlik rejimini sonuçlandırmak için birlikte çalıştıklarını söyleyerek övünmekteydi. Bunun doğru bir yorum olup olmadığı tartışılabilir, fakat benim konu üzerindeki yorumum budur.

Kaplan, hükümette anlaşmazlıkları askeri kuvvetle çözmek isteyen kişilerin Pakistan’ın; ABD, Britanya, Tayvan ve İsrail’i kapsayan kulübe kabul edilme aşamasında olan Hindistan’dan farklı olarak artık bir müttefik değil, sahtekar ve sefil bir devlet statüsünde olduğu görüşlerini de ekleyerek sözlerine devam etmektedir. Bu olayın üç ay önce olduğu doğrudur. İşte o zamandan beri, hepimiz uluslararası ilişkilerin en bilindik ilk önermesinden küçük bir ders çıkarmış olduk. Bu, devletlerin ahlaki birimler olmadığı gerçeğiydi. Hükümetlerin, vâkur, ciddi vaatleri neredeyse hiçbir anlam taşımamaktadır. Sonuçta, hepsi yerel güçlerin çıkarları yararına hizmet etmektedirler. Dış güçler veya bilakis kendi vatandaşları tarafından zorlanmadıkları sürece- ki bu seçenek de en azından daha özgür ve demokratik olabilen toplumların ellerinde bulunmaktadır- çıkar çevrelerini memnun etmek amacıyla iş yapmaktadırlar.

Tüm bu düzen ve programlar diğer ülkeler için olduğu kadar ABD için de yıkım tehlikesini artırmaktadır. Fakat, tabii ki bu yeni bir faktör olarak algılanmamalıdır. Bu tarz programları; katılanlar, taraftarlar açısından yıkım tehlikesini artıracağını bilerek, bilinçli olarak uygulamak çok rastlanan bir durumdur. Soğuk Savaş sırasındaki silahlanma yarışının tarihi bu konuda pek çok örnek içermektedir ve daha uzak bir tarihe bakıldığında da karşımıza yine birçok örnek çıkmaktadır. Ayrıca, tüm bu seçenekler şu anda yürürlükte olan değerler sistemi içerisinde bir anlam ifade etmektedir.

Bu iki başlık da yüksek zekanın biyolojik başarısı hakkında bazı yargılar vermektedir. Şimdi bu konudaki birkaç olaya bakalım: Elli yıl önce ABD güvenliği açısından sadece bir tehdit vardı, o zamanlar tek potansiyel tehlike henüz bugünkü anlamıyla varolmayan fakat gelişmekte olan ICBM (Kıtalararası Balistik Füze) olarak görülmekteydi. Sovyetler Birliği’nin, bu silahların yasak olan gelişimlerini gözönünde tutarak anlaşma yapmayı kabul etmesi kuvvetle muhtemeldi. Kennedy ve Johnson hükümetlerinin Ulusal Güvenlik Danışmanı olan Mc George Bundy ile birlikte silahlanma yarışının bilindik bir geçmişi vardır. İçişleri dokümanlarına giriş izni olan Bundy, ABD güvenliğine karşı tek potansiyel tehlikenin safdışı edilme olasılığı üzerinde durmanın yararına değinen hiçbir belge bulunmadığını belirtmiştir.

Rus arşivlerinin büyük bir kısmı son zamanlarda incelenmeye açılmıştır ve bunların çoğu tam da bu soruna dayanmaktadır. Bu arşivler, üst düzey Amerikan analistlerinin; Stalin’in ölümünden sonra yerine geçen Kruçev’in, askeri saldırı güçlerinin karşılıklı olarak azaltılmasını gerekli görüp, bu teşebbüsleri Eisenhower tarafından önemsenmediğinde askeri emirleri hiçe sayarak bu kararları tek taraflı olarak uyguladığı yönündeki değerlendirmelerini büyük ölçüde kuvvetlendirmektedir. Kennedy’nin planlamacıları, kırk yıl önce göreve getirildiklerinde hiç şüphesiz Eisenhower’ın kendi cümleleriyle “Büyük bir savaş tüm kuzey yarımküreyi yok edebilir” anlayışını paylaşmaktaydılar. Aynı zamanda, bizim şu anda bildiğimiz Kruçev’in Sovyet hücum kuvvetlerini esaslı bir biçimde azaltmak için attığı tek taraflı adımları ve ABD’nin ise bu konuda hiçbir işe yarar önlem almadığını bilmekteydiler. Yine de Kruçev’in karşılıklı anlaşma önerilerini reddedip, ağırlıklı olarak geleneksel ve nükleer güç oluşturmayı tercih ederek Kruçev’in Sovyet Askeri Kuvvetleri’ni sınırlandırma gündemini bir tabuta çeviren son çiviyi de çakmış oldular. Bu konudaki bilgileri, başvurulabilecek tek yazım konumundaki, ABD ve Sovyet arşiv belgelerini yeniden inceleyip yorumlayan tarihçi Matthew Evangelista’dan aktarıyorum.

Bir devamlılık arz etmese de, Clinton-Bush tercihlerinde fazla bir yenilik görülmemektedir. Bu tasarıların mantığını ve karşılıklı yıkımın neden tamamen rasyonel bir politika olarak görüldüğünü anlamak için doktrinde herkesçe bilinen bir gerçeği hatırlamak gerekmektedir. Saldırı için “savunma” teriminin kullanılması geleneksel bir hal almıştır. Ve bu durum kesinlikle istisnai değildir. Balistik füze savunması, uzayın silahlandırılması adına çok daha ileri giden tasarıların sadece küçük bir parçasıdır. Amaç “Her Alanda Hakimiyet” diye adlandırılan, uzayın saldırıya yönelik askeri amaçlar doğrultusunda tekelci bir biçimde kullanılmasıdır. Bu planların bazı yıllar için, ABD Uzay Kumandanlığı ve diğer hükümet birimlerinin halka açık belgelerinde geçerli olan dokümanlar oldukları görülür. Ana hatlarıyla taslağı çizilen bu projeler o dönemde gelişim süreci içerisindeydi. Bu taslaklar Bush hükümetinin ilk aylarında gelişme gösterdiler ve 11 Eylül'den sonra bu cinayetlerin yarattığı korku ve dehşet duygularını kaba bir şekilde sömürerek yeniden sert bir biçimde yaygınlaştılar. Bu planlar da Balistik Füze Savunma Planı gibi gizlenmişti. Fakat bu, gelişmekte olanın sadece küçük bir parçası ve hatta bu küçük parça da bir saldırı silahını temsil etmektedir.

Bu tehlike Rusya ve Çin gibi potansiyel düşmanlar tarafından olduğu kadar yakın müttefikler tarafından da anlaşılmalıdır. Çin’in en yüksek cephane kontrol görevlisinin yaygın bir kanıyı yansıtan gözlemlerine göre ABD, hem çok güçlü bir mızrağa, hem de aynı şekilde güçlü bir kalkana sahip olduğuna inanmakta ve bu koruma sayesinde hiç kimse kendisine zarar veremezken dilediği her yere saldırma hakkını kendinde bulmaktadır. Çin’in durumu hakkında hemen hemen tüm üst-düzey stratejik analistler ortak bir kanıyı paylaşmaktadırlar. Rand Cooperation büyük ölçüde askeri araştırmalar yapan en önemli kuruluşlardan biridir. Bu kuruluş konu üzerinde çalıştıktan sonra balistik füze savunmasının sadece bir kalkan değil, aynı zamanda ABD’nin eylemleri açısından yetkilendirici bir özellikte olduğu sonucuna varmıştı –burada aşağı yukarı Çin’le aynı kelimeler kullanılmıştır. Kanada’nın askeri planlamacıları, hükümetlerine balistik füze savunmasının amacının ABD-Nato eylem özgürlüğünü korumaktan tartışabilir bir ölçüde daha fazla olduğunu çünkü ABD’nin, Kuzey Kore ve İran tehditlerinden çekindiğini iletmişlerdir. Bir başka stratejik analist, Andrew J. Bacevich’e göre balistik füze savunması, dışarıdaki ABD askeri gücünün en etkili şekilde kullanılmasını kolaylaştıracaktır. Bu kişi National Interest adlı muhafazakar bir gazetede yazmaktadır. Bacevich’e göre anavatanı izole eden –her ne kadar sınırlı bir şekilde de olsa- füze savunması Amerika’nın başka yerlerdeki gidişatı şekillendirmedeki kapasite ve gönüllülüğün garantisi olacaktır. Lawrence Kaplan’ın bu konudaki yorumlarına katılarak, füze savunmasının amacının gerçekte Amerika’yı koruma olmadığını, dünya hakimiyeti ve kurulacak hegemonya için bir araç olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple, her ikisi de heyecanlı bir biçimde füze savunmasının adalet ve özgürlük açısından harika bir katkı olduğunu ilan etmektedirler.

Anlaşılan o ki füze savunması uydu iletişimiyle desteklenmektedir ve uyduları yok etmek füzeleri vurmaktan daha kolay görünmektedir. İşte bu, Amerika’nın “Her Alanda Hakimiyet” politikasına neden ihtiyaç duyduğunu gösteren sebeplerden biridir ve bu hakimiyet öyle bir aşamaya gelmiştir ki yoksul adamın silahları artık bir tehdit olmaktan çıkmıştır. Bu durum aynı zamanda hücuma yönelik uzay-temelli kapasiteler gerektirmektedir. Kurulan sistem çok geniş çaplı yok edici nükleer silahları kapsamakta ve uzayda bilgisayar yardımıyla kontrol edilebilmektedir. Bu şekilde büyük bir katliam ve tahribat tehlikesi, “olası kazalar” adı verilen ve tüm karmaşık sistemlerin maruz kalabileceği öngörülemeyen kazalar nedeniyle artacaktır.

Uzaydaki silahlanmanın mantığı çok daha geniş kapsamlı olarak düşünülmelidir. Yetkili üst-düzey kurum olan ABD Uzay Komutanlığı, bu konuda hayli açık bir tavır sergilemektedir. Uzay Komutanlığı 1997’de yani Clinton yıllarında, “2002 İçin Vizyon” adını taşıyan önemli bir broşür çıkarmıştı. Bu broşürün ön yüzüne ulaşılmak istenen öncelikli hedef büyük harflerle yazılmıştı: “ABD Çıkarları ve Yatırımlarını Korumak Amacıyla Uzaydaki Askeri Operasyonlarda Hakimiyet Kurma”. Bu amaç, askeri güçlerin tarihi görevlerinin son safhası olarak gösterilmişti. Amerika kıtasının batıya doğru yayılması sırasında yerli halkın bölgeden kovulması veya yok edilmesi yani ABD’nin “kendini koruma” amacıyla ordulara ihtiyaç duyulmuş olduğu söylenmektedir. ABD Uzay Komutanlığı ulusların tarihi çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla donanma kurduklarını belirterek sözlerine devam etmekte ve “ABD Ulusal Çıkarlarını (askeri ve ticari alanda) ve Yatırımlarını” korumanın son gerekli adımı olarak da uzay güçlerini göstermektedir.

Bununla beraber, ABD Uzay Güçleri’nin önceki yıllarda deniz ticaretini koruyan donanmalara benzemeyeceği çünkü bu sefer konusundaki tek hakim güç olduğu ifade edilmektedir. Burada tartışmaya gerek olmayan sonuçlarla birlikte İngiliz Donanması’na Almanya tarafından karşı konulabilir. Fakat ABD bir şekilde, kanuna girmeyi başarmış sınırlı mânâda bir terörizm dışında bu tehlikeden uzak kalmayı başaracaktır. Bu terörizm, bahsedilen “biz” her kim olursa olsun, “onların” “bize” karşı yürüttüğü terörizm olarak tanımlanmaktadır.

Ekonominin küreselleşmesi sonucunda tartışılan, her alanda hakimiyet ihtiyacı daha da artacaktır. Sebep, ABD istihbaratının ve akademisyenlerinin de paylaştığı bir görüş olan; küreselleşmenin, imkan ve zenginliklere “sahip olanlar” ve “sahip olmayanlar” arasındaki uçurumu sürekli olarak genişletmesidir. Bu konuya daha sonra tekrar döneceğiz. Planlamacılar genişleyen bu derin uçurumun, “sahip olamayanlar” yani fakir devletler arasında huzursuzluğa yol açabileceği konusunda endişe duyduklarını belirtmekte ve kitle imha silahlarının dünya çapında yaygınlaşmasıyla birlikte Amerika’nın bu durumu, uzay sistemlerini kullanarak yapılacak bir saldırıya uzaydan en etkin şekilde karşılık vermeyi planlayarak kontrol etmeye hazır olması gerektiğini ifade etmektedirler. Bu durum önerilen programların tahmin edilebilecek bir sonucudur yani benim daha önce de bahsetmiş olduğum gibi uçurumun genişlemesi küreselleşmenin tercih edilen biçiminin doğurduğu beklenen bir sonuçtur. Bu, kabul edilen ekonomi teorileriyle çelişki içinde görülse de gerçekliğe bire bir uymaktadır.

Bu konuda söylenecek çok şey var fakat gözüm saatte. Tarih boyunca bunun gibi adımlar hep tehlikeli kabul edilmiştir. Bu konudaki birçok örnekten sadece birkaçından bahsedebildim. Şu anda tehlikenin boyutları insan yaşamını tehdit edici bir konuma gelmiş durumda. Fakat yine de bu durumu sürdürmenin çok makul bir nedeni var onlara göre. İçinde bulunulan durum, şu andaki kurumlarla derin bir şekilde örtüşmekte ve kökleşmiş bir hal almaktadır. Bu temel prensibe göre hegemonya, insan yaşamından daha önemlidir. Bu yeni bir düşünce değil. Tarihe baktığımızda bu düşünceyi örnekleyen pek çok olayla karşılaşabiliriz. Bu örnekler özellikle de son yarım yüzyılda yoğunlaşmaktadır. Yeni olan şey ise bu ilkeyi sürdürmenin getirdiği sonuçların derecesidir.

Şimdi bir diğer merhametsiz görünen eğilime geri dönelim: yani insan yaşamını besleyen çevrenin katledilmesi. Bush hükümeti Kyoto Anlaşmasını kabul etmediği için yoğun eleştirilere maruz kalmıştı. Buna karşılık olarak verilen cevap ise bu anlaşmaya uymanın Amerikan ekonomisine zarar vereceği yönündeydi. Zaten bu eleştiriler de oldukça şaşırtıcı çünkü hakim ideoloji çerçevesinde alınan bu karar gayet mantıklı görünmekte. Bizler, yalıtılmış bireylerin rasyonel servet artırıcıları olarak görüldüğü neo-klasik piyasaların katı inananları olarak eğitildik. Piyasa onların oylarına, nakit para girişi ile bir şekilde cevap vermektedir. Bir bireyin çıkarlarının önemi de bu yöntemle ölçülmektedir. Özellikle, oy hakkına sahip olmayanların yani hiç parası olmayanların veya piyasaya dolar olarak getiri sağlayamayan gelecek nesillerin hissesi yani söz hakkı bu oranlamaya göre sıfırdır.

Bundan dolayı, kendi torunlarımız için temiz bir çevre bırakma olasılığını yok etmek hiçbir önem taşımamaktadır. Böylece en yüksek değere ulaşabilmek için, bu değerleri aşılamaya ve kuvvetlendirmeye adanmış geniş endüstriler tarafından desteklenen çıkarlarımızı sonuna kadar savunabiliriz. İnsan yaşamına yönelik tehditler, günümüzde piyasa köktenciliğinin rahatsız edici sonuçlarının etkisini azaltmak amacıyla geliştirilen kurumsal yapıları zayıflatmaya yönelik çabalarla birlikte artmaktadır. Ve bundan da önemlisi, bu çabaların karşılıklı anlayış ve dayanışmayı canlandıran yapıları yok etme amacında oluşudur. Bu, belki de çok uzak olmayan başka bir felaket senaryosudur. Fakat dediğim gibi doktrin ve kurumların saçma sapan yapıları içerisinde mantıklı bir hâle gelmektedir.

Son olarak daha önce bahsetmiş olduğum soruların sonuncusuna gelmek istiyorum, yani “küreselleşme” olarak adlandırdığımız sürecin ne ifade ettiğine... Ama öncelikle bu kavram hakkında açık bir fikre sahip olalım. Eğer bu terimi negatif anlamda kullanırsak, küreselleşme, hoşa gitsin ya da gitmesin insani sonuçları olan uluslararası bir entegrasyon anlamına gelir. Batının gücünün bir sonucu olarak her yerde görülebilecek batı tarzı doktriner sistemlerde, bu terim biraz daha farklı ve dar bir anlam taşır. Bu anlayışa göre küreselleşme, son çeyrek yüzyılda belirli bir yoğunluğa ulaşan uluslararası entegrasyonun özel bir çeşidi olarak tanımlanabilir. Öncelikli olarak gücün ayrıcalıklı kişilerin elinde toplanması yararına şekillendirilmiştir, diğerlerinin çıkarları ise pek önemsenmez. Bu terminolojiye göre, dünyada bu programlara karşı çıkan birçok insan, her zaman oldukları gibi “küreselleşme karşıtı” olarak damgalanmaktadırlar. İdeoloji ve gücün etkisi o kadar fazla ki, bu komik unvanı kendileri bile benimsemiş görünmekteler. Taş Devri’ne dönmek isteyen ilkellik yandaşları ve duymaya alıştığımız diğer istismar edici terimler kullanılarak bu insanlarla alay edilmektedir.

Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi propaganda sistemi bu şekilde işlemektedir. Fakat asıl şaşırtıcı olan, bu propagandanın kendini, kurbanlarına bile kabul ettirecek kadar güçlü olmasıdır. Bu kabul edilemez. Aklı başında olan hiç kimse küreselleşmeye karşı olamaz. Buradaki asıl sorun küreselleşmenin alacağı biçimdir.

Şu andaki uluslararası entegrasyonun özel biçimi “neo-liberal” olarak tanımlanmakta, fakat bu terim de büyük ölçüde yanıltıcı bir şekilde kullanılmaktadır. Bu politikalar “yeni” olmamakla beraber kesin olarak “liberal”likle de hiçbir ilgileri yoktur. Bu konuda açık olunmalıdır. İngiltere ve Hindistan’ın iki yüzyıllık tarihi grafik olarak liberalizmin nasıl bir güç ve yıkım aracına dönüşebileceğini göstermektedir. Ve şu andaki uygulama da bu geleneği koruyarak geleneksel iki-taraflı serbest piyasa ve liberalizm doktrinini sürdürmektedir. “Bu sistem senin için daha iyi çünkü oyun alanının düzey olarak adlandırılması dışında seni yok edebilirim ki bu da oyunu kazanacağımdan emin olduğum anlamına gelir. Piyasa disiplinine bağlı olmadığımı göstermek için güçlü Koruyucu Devlet ve diğer araçların korunması konusunda ısrar etmekteyim” şeklindeki bir söylem Hindistan’ın neredeyse iki yüzyıllık tarihinin önemli bir parçasını teşkil etmektedir.

İçinde bulunduğumuz durumda, yeni uyarlamaların eskilere benzemesi çok da şaşırtıcı gelmemelidir. Bu sistemleri kuranların kim olduğuna şöyle bir bakmamız durumu anlamamız açısından son derece yeterli olacaktır. Göreceğimiz şey, dünyanın en zengin ve en güçlü devletleri, bu devletlerin emirleriyle hareket eden uluslararası finansal kurumlar ve büyük oranda risk ve maliyeti kamulaştırma açısından devlet sektörüne güvenen ve ekonominin dinamizmini çoğu kez askeri bir kılıf altında sürdüren, ekonominin bir çok sektöründe kartelleşmeye yönelmiş büyük bir anonim şirketler ağıdır.

Bu birleşmiş güçler kendilerini çoğu kez alçakgönüllülükle “uluslararası topluluk” olarak adlandırmaktadırlar. Fakat belki de basının kullandığı terim onlar için çok daha uygun. Geçen Ocak’ta gerçekleşen yıllık Davos Konferansı’nda London Financial Times bu topluluğu “Kainatın Efendileri” olarak adlandırmıştı. Onları “İnsanlığın Efendileri” olarak adlandıran Adam Smith’in hayranı olduklarını itiraf ettiklerinden beri bu “Efendiler”in, Smith’in tanımlamasıyla yetineceklerini umabilirdik. Fakat sonuçta bunların hepsi Uzay Çağı’ndan önceydi. Smith bu tanımı taparken özellikle kendi yaşadığı dönemdeki politikaların mimarlarından bahsetmekteydi, yani kendi çıkarlarını İngiltere’de yaşayan insanlar da dahil olmak üzere herşeyin üzerinde tutan tüccar ve imalatçılardan. Eminim ki Smith’in buradaki amacının İngiltere’nin o dönemde Hindistan’da işlediği suçları kınamak olduğu kolayca tahmin edilebilir. Smith’e göre bu mimarlar, insanlığın efendilerinin iğrenç prensibini yani “kendimiz için herşey, başkaları içinse hiçbir şey” ilkesini benimsemişlerdir ve bu durum hâlâ sürmekte.

Zamanla yaşanan gelişmeler klasik liberalizmin kurucularını korkutmaya başladığından beri anonim şirketlerin yönetimi, yakın zamanlara kadar uluslararası ekonomik anlaşmalar açısından önemsiz görülen vatandaşların haklarını da önemser oldular. Mesela General Motors Meksika’da ulusal durumun düzeltilmesi talebinde bulunabilir, fakat aynı talebi kanlı canlı bir Meksikalı’nın Teksas sınırını geçtikten sonra dile getirmesi hiç de hoş karşılanmayacaktır, tabii ki bunu canlı kalarak yapabilirse- ki birçoğu bunu başaramazdı.

Bu özel tiranilerin hakları günümüzde bazı ayrıcalıklı güçlerin sağlık, çevre koruması, işçi hakları ve bunun gibi resmi politikalara zarar verebilmesinin önünü açan ticaret sözleşmeleriyle birlikte iyice genişlemektedir. Temelde çevre, sağlık ve sosyal güvenlik gibi politikalar, bu ayrıcalıklı güçler açısından kamulaştırma politikalarıyla aynı kefeye konmaktadır çünkü her ikisi de gelecekte elde edilecek kâr oranları için bir tehdit oluşturmaktadır. Klasik liberal prensipleri eleştirmede daha ileriye gidilirse, bu müthiş büyüklükteki ayrıcalıklı güçlerin temsil ettiği yapı, piyasaları yönlendirme rolünü de üstlenmiştir. Bu rol aynı zamanda belirli bir şirketin farklı ülkelerdeki transferlerini; dış kaynaklı, stratejik ittifaklarını piyasa disiplininden kaçınmak amacındaki tüm diğer araçları yani yanıltıcı bir biçimde “ticaret” terimiyle adlandırılan işlerin çoğunu kapsamaktadır. Yani ticaretin iyiye gittiğini, yükselişe geçtiğini duyduğumuzda gerçekte durum büyük bir ihtimalle daha da kötüleşmektedir.

Bu politikalar ve onların insanlar üzerindeki etkileri Kainatın Efendilerinin ilgi alanının dışında kalmaktadır. Uzun yıllardan beri Güney’de yeni uluslararası ekonomik rejime karşı halkın geniş ölçekli protestolar gerçekleştirdiğini görmekteyiz.

Son birkaç yılda olduğu gibi zengin ülkelerin bu rejime katılmalarıyla büyüyen bu protestoları görmezden gelmek daha da zorlaşıyor. ABD’de, serbest ticaret anlaşmaları veya The Wall Street Journal’ın açıkça ifade ettiği gibi serbest yatırım anlaşmalarına destek veren bir kesimin varlığına rağmen halk, inatla bu anlaşmaların karşısında durmaktadır. Bu durum bize NAFTA’nın (Kuzey Amerikan Serbest Ticaret Anlaşması) neden on yıl önce gizli bir biçimde kabul edildiğini de açıklamaktadır. Ve işçi hareketinin veya hiç değilse benzer eleştiriler yapan ve alternatif öneriler sunan Kongre’nin kendi araştırma bürosu, Teknoloji Değerlendirme Ofisi’nin açıklamaları bugüne kadar bağımsız medyada yer alamamıştır. Halkın bu anlaşmalara karşı olan tavrının çok saygın kabul edilen analizlere de temel oluşturduğu gerçeğinin öğrenilmesinin engellenmesi bu açıdan çok önemli bir noktadır.

Bu noktada, halkın küreselleşme diye adlandırılan sürece neden uzun yıllar boyunca karşı olduğu sorulabilir. Bu protestoların sürekli bahsettiğimiz gibi küreselleşmenin eşi görülmemiş bir refaha eşlik ettiği bir devirde yaşanması garip görülebilir. Ayrıca bu durum ABD’nin “peri-masalı ekonomisi” ile birlikte sözde doğru olarak da görülebilir. 1990’lar boyunca ABD; Amerika ve dünya tarihinde yaşanmış en büyük ekonomik gelişmeye sahne olmuştur. Anthony Lewis’in geçen Martta The New York Times’da yayınlanan kabul edilebilir ölçüde eleştirel taraf olan solun klişeleşmiş görüşlerini tekrarlayan bir yazısından alıntı yaparsak, tabii ki de herşeyin mükemmel olmadığını kabul etmek gerekir, ekonomik mucizeden geriye bazı çatlaklar kalmıştır ve biz de iyi kalpli insanlar olduğumuza göre bu konuda birşeyler yapmalıyız. Bu çatlaklar derin ve endişe verici bir ikilemi yansıtmaktadır. Hızlı büyüme ve artan refah beraberinde derinleşen eşitsizliği de getirmiştir çünkü bazıları bu harikulade ödül ve fırsatlardan ustalıkla yararlanma becerisine ne yazık ki sahip değildir (!).

Çizilen manzara o kadar kanıksanmıştır ki bu manzarayı büyüyen eşitsizlikten ayırmak imkansız gibi görünmektedir, fakat bu tamamen yanlıştır. Kesinlikle doğru olan hiçbir tarafı yoktur ve böyle bilinmelidir. Sözde 1990’larda atağa kalkan ABD’de kişi başına ekonomik büyüme Avrupa ile neredeyse aynı oranlarda seyretmekteydi ve hatta savaş sonrası ilk yirmi beş yıl boyunca, yeni küreselleşmeden önce bu oran daha bile azdı. Bu nedenle, bu kanıksanmış resmin tartışmasız gerçeklerden nasıl bu kadar farklı olduğunu sorabiliriz. Yanıt gerçekten çok basit. Toplumun küçük bir kesimi için 90’lı yıllar gerçekten büyük bir ekonomik gelişmeye sahne olmuştu. Ve bu kesim de herkese güzel haberler veren şirin insanları kapsamaktaydı. Burada farklı olan şey sadece dünyalar arasındaki derin uçurum. Hepimizin bildiği gibi bu dünyanın Hindistan’da da bir yansıması var ki bundan söz etmeye gerek duymuyorum.

Daha uzun bir sürece şöyle bir göz attığımızı farzedelim. Teknik anlamda adına küreselleşme denilen uluslararası entegrasyon I. Dünya Savaşı boyunca sürekli arttı, iki savaş arasında azaldı veya aynı seviyede kaldı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise tekrar toparlandı. Kaba ölçümlerle şu anda aşağı yukarı bir yüzyıl önceki seviyesine ulaşmak üzere. Fakat içinde bulunulan yapı o günkünden biraz daha farklı. Bazı ölçümlere göre, I. Dünya Savaşı öncesi dönemde uluslararası entegrasyon yüksek bir seviyeye ulaşmıştı. Bu, özellikle Adam Smith tarafından “işçilerin serbest dolaşımı” olarak adlandırılan ve serbest ticaretin temeli olan süreçle birlikte gelişerek I. Dünya Savaşı’ndan önce doruk noktasına ulaşmıştı. Şu andaki durum o güne göre çok daha düşük seviyelerdedir. Diğer ölçütlere göre ise, küreselleşme daha önce örneğine rastlanmayan kısa dönemli spekülatif kapital akışı açısından eskiye nazaran daha yüksek bir seviyededir. Bu farklılıklar küreselleşmenin günümüzdeki versiyonunun temel özelliklerini yansıtmaktadır. Kuralların ötesindeki boyutta öncelikli olan kapitaldir, insanlar ise ikinci plandadır.

Ayrıca küreselleşmenin teknik anlamda bir ölçütü daha bulunmaktadır. O da her yerde tek bir bedel ve ücret demek olan küresel piyasaya uyum ilkesidir. Elbette ki bu henüz gerçekleşmedi, doğruyu söylemek gerekirse gerçekleşen şey bunun tam tersi. Gelirlere baktığımızda, küreselleşme dönemi süresince eşitsizlik ülkeler arasında ve bizzat her ülkenin içinde hızla artmaktadır ve durumun bu şekilde devam edeceği tahmin edilmektedir.

ABD istihbarat topluluğu, akademisyen ve özel sektörden uzmanların da katılımıyla önümüzdeki elli yıla ilişkin beklentilerin sunulduğu önemli bir rapor hazırladı. Hazırlanan birçok senaryonun içinde en iyimser olanı küreselleşmenin yoluna devam etmesi durumu ki buna göre de küreselleşmenin gelişimi kronik finansal istikrarsızlık ve derinleşen bir ekonomik uçurumla belirginleşen zorlu bir yolculuk olacak. Bu, teknik anlamda daha az uyum, daha az entegrasyon fakat doktriner olarak tercih edilen anlamıyla daha fazla küreselleşme demek. Finansal istikrarsızlık da tabii ki daha yavaş büyüme ve daha fazla kriz anlamına gelmekte.

Bu durum bize dünyanın hangi yöne doğru gitmekte olduğunu gayet iyi göstermektedir tabii eğer Kainatın Efendileri halk tarafından önleri fazla kesilmeden ilerlemeye devam edebilirlerse. Daha önce de söz ettiğim gibi askeri planlamacılar aynı tasarıları benimsemekteler ve yeni dönemde uzay-temelli olan şiddetin karşı konulmaz kaynaklarının hızla büyüyen sayıdaki, zenginliklere “sahip olamayanların” kontrol altında tutulması için gerekli olduğunu açık sözlülükle ifade etmektedirler.

Detaylara girmek için çok geç oldu fakat eğer savaş sonrası döneme yani II. Dünya Savaşı’ndan günümüze kadar ki sürece bakarsanız bu dönemin iki farklı safhadan oluştuğunu görebilirsiniz. Kapital kontrolleri ve nakit paranın denetim altında tutulup düzenlendiği Bretton Woods uygulamaları 1970’lere kadar olan ilk safhayı temsil etmektedir. Bu, çok önemli ve adil bir ekonomik büyüme dönemi oldu ve yaygın bir tabirle “kapitalizmin altın çağı” olarak adlandırıldı. Bu durum son yirmi beş yılda Bretton Woods sisteminin yıkılmasıyla değişti. Finansal piyasalar liberalleşti, kapital akışına yönelik sınırlamalar kaldırıldı ve nakit ayarlamaları bozuldu. Bu bozulma, ekonominin standart ölçütlerindeki bozulma ile ilişkilendirilmişti – ekonominin, verimliliğin, yatırımların büyüme oranı ve hatta ticaretin büyümesi... Ticaret teriminin tüm yanıltıcı kullanımlarına rağmen, bu son yirmi beş yılda yani küreselleşme dönemi boyunca ticaretin büyümesi yavaşladı. Ekonomiye zarar veren, finansal istikrarsızlığı ve diğer negatif etkileri artıran faiz oranları iyice yükseldi.

Şimdi endişelenmemiz gereken derin ve can sıkıcı ikileme geri dönelim. Sözde küreselleşme adını verdiğimiz süreç tarafından körüklenen hızlı büyüme ve refah aynı zamanda küresel eşitsizliği de beraberinde getirmektedir, bunun sebebiyse ne yazık ki bazılarının bu fırsatları kullanmak için gerekli yeteneklere(!) sahip olmamalarıdır. Aslında ortada bir ikilem yok: hızlı büyüme ve refah çok küçük bir sektörün dışındakiler için sadece bir efsaneden ibarettir.

Kapitalin liberalleşmesinin getirdiği ekonomik sonuçlar tartışılabilir, fakat özellikle bir sonuç gayet açık bir şekilde önümüzde durmaktadır: o da bu sürecin demokrasiye zarar verdiği gerçeğidir. Bu gerçek II. Dünya Savaşı’ndan sonra Bretton Woods anlaşmasını yapanlar tarafından- yani ABD ve Britanya- çok iyi bilinmekteydi. Bu anlaşmaların kapital ayarlamaları üzerine kurulmasının en açık sebebi, hükümetlerin ABD’de de halkın muazzam desteğini alan sosyal demokratik programları uygulamasını sağlamaktı. Kapitalin serbest dolaşımı “Fiili Parlamento” denilen, hükümet kararları üzerinde veto yetkisi bulunan ve demokratik tercihleri büyük ölçüde kısıtlayan bir parlamento yaratmıştı. Şu andaki finansal sistem üzerine yazılmış teknik belgelerden alıntı yapılırsa: Kapitalin serbest dolaşımıyla birlikte hükümetlerin karşı karşıya kaldıkları seçmen profili oy verenler ve spekülatörler olmak kaydıyla iki yönlü bir özellik göstermeye başlamıştır. Spekülatörler hükümet politikaları üzerinde her an referandum yapmakta ve eğer bu politikaları beğenmezlerse ülkedeki nakit para ve kapital üzerinde etki etmektedirler. Zengin ülkelerde bile gizli seçmenler diğerlerine göre daha üstün bir konumdadır. Bu durum, şu an yaşanmakta olan küreselleşme safhası ve kısmen ona benzeyen I. Dünya Savaşı öncesi dönem arasında en çok göze çarpan ve belki de en anlamlı farktır.

Bu noktanın da böylece anlaşılmış olduğunu umuyorum. Bu konuyu basit bir biçimde günümüz uluslararası para sisteminin tarihiyle ilgilenen Barry Eichengreen’den aktaracağım. Eichengreen’in de işaret ettiği gibi I. Dünya Savaşı öncesinde hükümet politikası henüz evrensel eril oylar, sendikacılık ve parlamentodaki işçi partilerinin yükselişe geçmesiyle beraber politize olmamıştı. O nedenle, “Fiili Parlamento” tarafından empoze edilen finansal dürüstlüğün ağır maliyetleri halkın geneline aktarılabilmekteydi. O günlerde fakir ülkeler için tanımlanan yapısal ayarlamanın anlamı da tam olarak buydu. Fakat bu lüks, fazla demokratik Bretton Woods döneminde geçerliliğini koruyamadı. Bu nedenle piyasa baskısından arınma amacıyla kapital dolaşımına getirilen sınırlamalar demokrasiye getirilen sınırlamaların yerine geçti.

Eichengreen tartışmayı daha ileriye götürmüyor. Fakat biz, savaş sonrası ekonomik düzenin bozuluşuna, mevcut demokratik düzene karşı gösterilen sert tepkilerin eşlik etmesini doğal karşılayabiliriz. Bu tepki, öncelikle en hararetli destekçiler olarak görünen ABD ve Britanya’da ve sonra tabii ki başka seçeneği olmayan ya da en azından başka seçeneğinin olmadığına inanan-ki bu o kadar da aşikar değil- Üçüncü Dünya’da görüldü.

Kendisinden önce yaşanmış ve ciddi ekonomik ölçütlere göre “Altın Çağ” olarak tanımlanan devirle karşılaştırılarak “Kurşun Çağ” olarak adlandırılan küreselleşme devrinin belki de en anlamlı özelliği demokrasiye yapılan saldırılardır.

Neo-liberal programın diğer unsurları da aynı sonuçlara yol açmaktadır. Neo-liberal reformların temel özellikleri olarak, olağanüstü boyuttaki ayrıcalıklı güç toplulukları gittikçe sosyo-ekonomik kararlara tercih edilir konuma gelmiştir.

Demokrasiye karşı yapılan saldırının boyutlarında ciddi anlamda bir artış görülmektedir. Şu anda Cenevre’de Ticaret ve Hizmetler Genel Antlaşması (GATS), halka açık olmayan bir biçimde sürmekte. “Hizmetler” terimi demokratik seçimlerin konusuna giren herşeye gönderme yapmaktadır. Yani sağlık, eğitim, yoksullara yardım, sosyal güvenlik, iletişim, su ve diğer kaynaklar...yani hizmetleri kapsayan herşey. Hizmetleri özel kalemlere transfer etmenin “ticaret” terimiyle bağdaştırılması hiç de anlamlı görünmüyor. Ticaret terimi anlamından o kadar sapmış durumda ki bu terimin gittikçe yaşanan bu çarpıklığın ifadesi olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Yani kullanılmakta olan bu ifade günümüzde, hizmetleri özel güçlere devretmek amacıyla kullanılan üstü örtülü bir terim halini almıştır.

“Hizmet ticareti” terimi, halkın egemenliğine zarar vermek ve insan yaşantısıyla ilgili en önemli ve temel kararları kamu sektöründen çok büyük boyutlardaki özel tiranilere devrederek demokratik kararların alanını kısıtlamak için uydurulmuş bir safsatadan ibarettir. Geçtiğimiz Nisan ayında Quebec’te geniş bir halk kitlesi Amerikalılar Zirvesi’ni protesto etti. Bu zirve, yeni planlanan Amerika’nın Serbest Ticaret Alanı’na GATS prensiplerini gizlice empoze etme amacını taşımaktaydı. Ve gerçekten de bu sır, bağımsız medyanın oto-sansürüyle saklanmış oldu. Yapılan bu protestolar daha önce hiç görülmemiş boyutta, geniş bir seçmen profilini bir araya getirdi. Güçlü sendikalar ve Güney Amerika’daki sosyal demokratik partilerle, onların kuzeydeki yandaşları ve daha birçokları maliye ve ekonomi bakanlarıyla şirket yöneticileri tarafından belli sebeplerle kapalı kapılar ardında yapılan planlara şiddetle karşı çıktılar.

Şu anda detaylara girmek için yeterli vaktimiz yok fakat bu örnekler gerçekten de bizim için son derece öğretici olmakta. Gerçekten de Amerika’da Altın Çağ’dan Kurşun Çağ’a doğru bir geçiş dönemi yaşanmıştı. Bu peri-masalı ekonomisi olarak da tabir edilen yirmi beş yıl boyunca nüfusun büyük bir kesiminin, ki yaklaşık %70 gibi bir orana tekabül ediyor, gelirleri ya düşüşe geçti ya da aynı seviyede kaldı. Bu manzara standart ölçülerden uzaklaşarak gerçek maliyetlere baktığınızda çok daha vahim bir hal alıyor ama dediğim gibi bunları incelemek için vaktimiz yok.

Ayrıca, Dünya Ticaret Örgütü’nde hazırlandığı şekliyle oyunun kuralları da bu etkileri muhtemelen genişletmektedir. İktisat tarihine birazcık ilgisi olan herkes neler olup bittiğini kolayca anlayabilir. Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları, İngiltere, ABD, Japonya ve diğerleri gibi her zengin ülke tarafından bugünkü gelişme aşamasına ulaşmak için kullanılan ölçütlere engel olmaktadır. Yeni yöntemlerle sağlanacak yenilik ve gelişmeleri engelleyen bir imtiyaz rejimini içeren bu kurallar aynı zamanda zenginler için görülmemiş ölçüde bir korunma sağlamakta ve büyük oranda sağlanan devlet desteği ile ürünlerin tekelci bir biçimde fiyatlandırılması sonucu şirketlerin muazzam bir kâr yaratmasına izin vermektedir.

Eğer iki yüzyıl önce ABD bu rejimi kabul etmeye zorlanmasaydı, benim de yaşadığım Yeni İngiltere şu anda balık ihraç etmenin nisbi avantajlarını sürdürüyor olacaktı. Ve sadece daha iyi İngiliz ürünlerini saf dışı bırakmak için fahiş bir fiyatlandırma yaparak yaşayabilen bir tekstil üretimine de ihtiyaç duyulmayacaktı. Aynı zamanda çelik endüstrisi ve diğer endüstri kolları için de geçerli olan bu durum, aşırı korumacı bir politikanın güdüldüğü Reagan yıllarını da kapsayarak günümüze kadar gelmektedir. İngiltere’nin Hindistan’la olan ilişkileri de, güçsüz sektörlere zorla uygulanan liberalizm ve güçlülerin büyük oranda korunması ile daha da güçlü konuma getirilmeleri politikasının bileşimi sonucunda Hindistan’daki endüstrileşme süreci bozulana kadar aynı şekilde seyretmişti. Ve bu kural tüm dünya için geçerlidir.

Gelişmiş olan ülkelere sadece şöyle bir göz atalım... Avrupa, İngiltere ve onların yansımaları olan ABD, Japonya ve Japonya’nın etrafındaki birkaç ülke. Bu ülkelerin gelişmiş ülkeler oldukları düşünüldüğünde, Avrupa yayılmacılığı ve liberalizmine de direnebiliyor olmaları gerekirdi. Söyleyebileceğim şey, bu ilişkinin iktisat tarihçilerine göre çok çarpıcı fakat aynı zamanda da çok bilindik olduğudur.

Manzaranın değişmez ölçüde iç karartıcı olduğunu ileri sürmek istemiyorum. Türümüzün biyolojik bir hata olduğunu ispatlamak zorunda da değiliz. Aynı zamanda geçtiğimiz yıllarda çok umut verici gelişmeler olduğunu da inkar etmemek gerekiyor. Bu gelişmelerden biri, tüm geçmiş yıllardaki çabaların birçok alanda doğurmuş olduğu önemli bir medenileşme etkisiyle birlikte 1960’lardan itibaren iyice hızlanan bir ivmeyle insan hakları kültürünün topluma nüfuz etmesi olmuştur. Bunun getirdiği önemli olgulardan biri de azınlık, kadın, ve gelecek nesillerin haklarını da içinde barındıran medeni haklar ve insan haklarının önemli ölçüde gelişmesi olmuştur. Geçtiğimiz yıllarda en dikkat çekici baskı gruplarından biri olan çevreci hareketin sürükleyici gücü de bu tür gelişmelerde aranmalıdır. Ayrıca Lakdwala Konferanslarımı ithaf ettiğim, Amartya Sen ve Mahbub ül-Hak tarafından başlatılan insan gelişimi hareketi de bu gelişmelerin bir göstergesidir.

Modern tarihin gelişimi boyunca, en azından insan yaşamının bazı alanları açısından insan hakları ve demokratik kontrolle ilgili çok önemli kazanımlar gerçekleşmiştir. Tüm bunlar çok nadir olarak bilgili liderlerin getirisi olarak karşımıza çıkar. Birçok kez bu haklar, halkların mücadeleleri sonucunda devletlere ve diğer otorite merkezlerine empoze edilebilmiştir. İyimser olan biri belki biraz da gerçekçi olarak tarih boyunca insan haklarının derinleşerek toplumda kapladığı alanın ve öneminin arttığına inanabilir. Bu süreç sert bir biçimde geri dönüşlerle ifade edilemez. Fakat yine de insan haklarının yaygınlaşması eğiliminin gerçek olduğu da doğrudur. Ve bu sorunlar günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Birleşik küreselleşme projesinin zararlı etkileri Güney’de halkın büyük çaplı protesto ve eylemlerine yol açmış, geçen birkaç yılda da zengin endüstri şirketlerinin büyük sektörleri ve halkın katılımıyla şekillenen ittifaklarla bu protestolara eşlik edilmişti. Bunlar gerçekten de etkileyici gelişmelerdir. Bu insanların kendilerini ifade etmek için birçok fırsatları vardı, aynı zamanda liderlerin konuşmalarını, uluslararası kurumları, dünyayı ve genel olarak yorumları etkilediler ve bunun sonucu olarak bazen de mevcut politikalar değişti. Bu hareketlerin, Batı’da entelektüel düşünce tarafından gururla beyan edilen devlet yönetimindeki insan hakları devrimi kadar olmasa da devletin uyguladığı şiddet üzerinde en azından sınırlayıcı bir etkisinin olduğu aşikârdır. Bu etki; hoşgörü, dayanışma ve gelişmekte olan karşılıklı etkileşim ilişkilerini derinleştiren yollarla desteklenebilirse, yaşanan bu gelişmelerin önemi ispatlanmış olur. Sanırım tehlikede olan türümüzün geleceğinin, büyük oranda halkın gücünün gelişimine paralel olarak şekilleneceğini söylemek yanlış olmaz. (alkışlar)

Çeviren: Özlem Özbek